29 Kasım 2012

Tarhana şifadır

Tarhana çorbasının anne kucağı gibi bir his vermesi üzerine düşündüm.
Neden dedim, neden bu çorba?
Sonuçta ezogelinimiz de var, mercimeğimiz de, domatesimiz de.
Ama tarhana tüm bunlardan çok farklı.
Çünkü tarhanayı annen zorla bavuluna koyar. İçersin bak, kış da geldi sıcak sıcak hemen oluverir der.
Nitekim öyle de olur. Sıcacık, şifa niyetine.
Seviyorum ki.
Annemi de tarhanayı da.
Sanki tarhana ve annem varken hiçbir kötülük olamazmış gibi.

24 Kasım 2012

Biraz daha çay?


İnsanların içlerinden geçen her şeyi birileriyle paylaşmadığı aşikar. Fakat biliyoruz ki insan her şeyi içine atarsa kafayı yer. Öyle bir hisle doluyorsun ki bazen; anlatacak hiçbir şeyin yok fakat içinde yaşadığın duygular çok yoğun. Yazdıkların, konuştukların her şey sığ kalıyor o noktada. 
İşte böyle zamanlarda ilgin, insanlardan, paylaşımdan, konuşma isteğinden farklı şeylere kayıyor. Tek başına kafanı dağıtmak istiyorsun mesela ama biliyorsun ki aslında öyle ahım şahım problemlerin de yok. Ama kafan dolu. Kendin bile bu saçmalığı anlayamıyorsun. Çoğu zaman yalnızlıkta kaynaklandığını düşündüğüm bir bunalım hali. Ne film izlemek ne de kitap okumak tatmin ediyor seni bir zaman sonra. İşte hallerden böyle bir hal içindeyken neden sigara ve alkole eğilimin başladığını kestirmek çok da zor değil.

İçinden çıkamadığın bu durum, dile gelmeyecek bir yoğunluk olduğundan bir objede gideriyosun bu ihtiyacı. Nasıl ki bir insan seni dinlerken tepki verir; karşındaki nesne de sana bir tepki versin istiyorsun ki yalnız olmadığını anlayasın. Sigara; boğazını yakıyor, içine akıyor ve sanki ciğerinden bir şeyler söküp alıyor. Seni saçma bir şekilde rahatlatıyor. Bir kadeh içki; başını döndürüyor, beynini uyuşturuyor, ağlatıyor, güldürüyor sana biraz hükmediyor ama sonuçta kendini hissettiriyor. 






Kendimi sorguluyorum bu noktada. Ben n'apıyorum diyorum; böyle bir durumdayken. yanıma bir demlik çay alıyorum. Müziği açıyorum. Beynim beynime hükmediyor. Çay içiyorum, çay soğuyor ve ben 'hacı çayı ısıtsana yea' diyecek biri olmadığı gerçeğiyle yüzleşiyorum. Boksun diyorum. Yalnızsın işte. O kadar. Aha bu demlik, bu da senin sıfatın işte onun üzerinde yamulan. İstediğini yap, istediğini düşün gerçek neyse o. İşte böyle durumlarda realist kişiliğimin ekmeğini yiyorum. Bu da can acıtıcı bir durum bazen. Çünkü annen, baban bile bir zaman sonra sana hiçbir konuda destek olma ihtiyacı duymuyor. "O zaten tüm ihtimalleri gözden geçirip kendi içinde çözer" insanı olmak da zor. Ondan sonra bir şeye azıcık üzülecek olsan "sen güçlü birisin, neden böyle yapıyosun ki şimdi" ye gidiyor olay. 
 
Geçen sene bu zamanlarda ailemin yanında aşırı buhranlı bir dönem geçirdiydim de ağlayamadıydım bile pöyküre pöyküre. Bırak pöykürmeyi gözlerim dolsa hemen zayıflık olarak nitelendiriliyordu durumum. Depresyonun içinde patlaması işte öyle böyle değil çok fena bir şey. Halini anlatacak gücün bile olmuyor ve herkes bunu mantıksal çerçevede çözmeni bekliyor senden. Gerçeklerle yüzleşmem yine de uzun sürmemişti. Her şeyin farkında olmam içimin içinin içine kadar yemesine engel olmasa da bir şekilde kurtulmuştum. 

 

Bu durumda sigara ve alkole sarılmak benim için asıl zayıflık olurdu sanırım. Çünkü beynimle beynime hükmedemediğim noktada akıl ve mantığa değer veren biri için duygusal sürüklenmeler asıl zayıflık olurdu. 

Anlam veremediğim bir nokta var fakat. O kadar duygusal bir insanım ki, o kadar kırılganım hem de ama iş karar almaya gelince en zayıf noktam -sevgilim- haricinde her şey ama her şeyde duygularımdan sıyrılıp salt beyin haline geliyorum. En mantıklısı bu deyip bir çırpıda her şeyi silebiliyorum. Kafamda yakarım yıkarım ama biterse biter. Böyle de netim. 

İşte diyeceğim o ki; yanımda demlik, bir bardak çay -soğuk- ben de bunları yazıyorum be blog. Tek derdim zamanla. Ve bunu çözemiyorum. Zamanı hızlandırmak istiyorum. Ne duygularım, ne aklımın hükmü geçmiyor bu kez. Aciz hissediyorum. Sabretmekten başka çarem yok.

12 Kasım 2012

Fikrimden zıplamalar her an atabilirem



Lens kullananlar bir araya gelsek, askerlik anılarıyla yarışır hikayeler elde ederiz diye düşünüyorum.

"Öğrenci tehdit cümlelerim ve yaratıcılığın zorlanması" adlı bir eser hazırlamayı planlıyorum. Komikli şakalı olacak.

Kışlarıçokçorapdeğiştirenlerspor olarak genel mottomuzu belirledik "önce çok ısınıyo, sonra da üşüyo" 

Kalk ötüğü: 5.15
ders başlasın ötüğü: 6.30 
-enerji level 5 to 0 - 
eve gidebilirsiniz ötüğü: 11.05 
annemi arıyorum saat 11.15 'günaydın kızım' 'anne ben eve gidiyom yeaaaa, gün benim için bitti' haykırışı. 
12.00 eve geliş; öğle yemeği, istiklal marşı, kapanış. 

Bir insan için günün 12.00 de bitmesi cidden çok fena...

Öğretmenim o 28'i ben almadım; sen vermişsin, diyen öğrencimle ciddi bir kavgaya tutuştuk. Dövüşüp anlaştık. Şaka lan. Öpüşüp koklaştık da diyemem ama kızıp, bağrıştık diyebilirim.

Geçenlerde bi öğrencim beni öldürmekle tehdit etti. Hala yaşıyorum sanırım beni öldürmeye değer görmedi. 

Çanta değiştirirken mutlak suretle diğerinde bir şeyler unuturum. En kötü ihtimalle peçete olur. İlk çantada hiç kullanılmamış olan bir cep kağıt mendil öbeği, diğer çantaya taşındığım gün lazım olur. 

Kullandığım kokuyu değiştirmeyi çok sevmiyorum. Bu kış yine yılların klasiği kokuma dönmüş bulunmaktayım. Yılların derken cidden yıllar. Kesintili 8 yıl. Obaaa yaşlandım mı ki acaba...

Sineklerin salaklaştığı bir mevsim geçişi dönemi var. O ara hantal ve salaklar. Fark ettiniz mi?

Bilgisayarımı açtığımda skype'ın beni içine çekercesine karşılaması cidden seksi. Woaaaaağğğp!

MEB'de okullardan neredeyse gerekli hiçbir internet sitesine erişim olmadığını biliyor muydunuz?

Geçen gün eve geliyorum; akşam son otobüse bindim. Hiç alkol kokusu yok. Dikmen minibüsü geldi aklıma; son minibüsün kesif alkol kokusu. (selam ben elif şafak)

Burun akıntısını dindirmeyen iç çekişler... İç çekişler neyi dindirir ki...

Ergenliğe yeni giren öğrencilerim bana bir şekilde özellikle 'otuz bir' dedirtmeye çalışıyorlar. Hocam sayfa kaç? 'thirty one' 'kaaaaç?' 'thirty one' hocam aralık kaç çekiyoooo? 'thirty one' Allam iy ki İngilizce öğretmeniyim. Ama neden öğrencilerim bu kadar saçma!

Yorganı kulağına kadar çekip, etrafına dolamak suretiyle sarılanlardanım. Yalnız yattığım pek mi bi belli?

İsmini sevenler olarak toplansak hiçbir şey yapmadan dağılırız.

Bok mu var da yapıyosun gibi bir soruda sizce de bi bokluk yok mu? Bok olsa yapmam ben şahsen.

'Binek otomobil' lafını güzellemek istiyorum. 

Beni şuraya atıver yavşaklığı.

Ve ta ta ta tam.

"Büyülendim ama büyüyemedim
Aklım ermedi aynalara ve suya
Yüzümü gösterip kalbimi neden
Sakladıklarını öğrenemedim
Şaşkınım, cahilim ben bu dünyada"


şiir: İmlasız- Ahmet Telli



17 Ekim 2012

Altının da düğünün de senin olsun bana sessizlik verin ühüü

Doğu illerinde düğün nasıl olur diye merak edenler, ay çok güzeel yhaaaa aşiret falan varmış orlardaaaa diye ağzını yayan, hayatı onlara ,doğu dizilerindeki yakışıklı aşiret ağaları misali yaşatacak birilerinin hayaliyle yaşayan genç hanımlar... Sözlerime kulak verin...

Bok gibi bi ortam var.


Evimin dibinde tam 3 saattir sadece bu müzikle halay çeken bir grup adam var. Zılgıtlar ve ahahahaayyyy gibi sesler eşliğinde yazıyorum bu yazımı.
Kültürler çok farklı lan. 
Eğer batıda büyümüş etmiş bi insansan buradan bir kadına gelin olduğunu düşünemiyorum. Korkutmak gibi olmasın kimseyi, çok fazla bu tarz evlilikler var tabii fakat cidden aradaki kültürel farkı göz önüne alınca daha geniş bakıyorsun olaya. 

Şimdi size enteresan bir kaç bilgi vereyim. Urfaliların %80i kapalı. Yani Urfa'da başı açık gördüklerin ya Urfalı değildir ya da yaşı ufaktır. Fakat örtünme de öyle inanç gereği gibi bi örtünme değil. Belli bir yaşa gelen örtünmek mecburiyetinde gibi düşün. Ve bu olay o kadar eğreti duruyor ki kimilerinde.. Mesela şöyle bi tarz düşün; daracık neon pembe pantolon, üzerinde kısa kollu mavi t-shirt ve baş kapalı. Tırnaklar ojeli  gibi. Garip bi tarz yani kimseyi yargılamıyorum ama bana saçma gelen olay şu o saç niye örtülü acaba? Ya da madem saç örtülü o kıyafet ne hacı? Şu olay da çok fazla mesela; kısa etek giymiş, ten çorap giymiş siyah, ama kapalı ? Her neyse işte bu geleneğin sonucu olsa gerek burada kadınlar düğünde açılıyorlar. Kına gecesi olayını varın siz düşünün. 
Kınada sadece kadınlar oluyor ve o kıyafetleri görmen lazım. Sanki kınaya değil gazinoya gitmişsin. Popo altı hizasında elbiseler, dekolteler, herkesin memeler fora... Yemin ederim meme ve bacak görmekten gece sonunda kadın görmek istemedim. Sağa dönüyorum başım bir çift meme arasında kayboluyo, her yerde altınlar vs. Altından elbisesi görünmeyen kadın vardı. Heralde atın giyip gelmişti. Kınanın en garibanı bendim. Biri acıyıp bişeyler takar mı acaba dedim ama kimse beni takmadı. Hiç seksi değildim o esnada ve bence yüz ifadem memnuniyetsiz bir müdüre gibi olduğundan kına gecesinin kötü, istenmeyen konuğu moduna giriş yapmıştım. 
Düğün olayına karışmak istemedim, borcamımızı alır geliriz sonra dedim. 
Düğünü düşünemiyorum ya, halay, halay yine halay ve tekrar halay eeeeeeeeeef :S

Baş ağrısı ve davul zurna sesi gerçekten ayrılmaz üçlü gibi. 

Sürekli evlenen birileri olduğunu da eklersek ve sokakta düğün salonu olduğunu da söylersem bana iyice acır mısınız acaba diye düşünüyorum. 

Aslında burda evlenip altınlarla kaçıcan ama vururlar be bacım...


30 Eylül 2012

Ne yapsam ne yapsam...




Lisedeyken teneffüslerde koridorlardan toplarlardı bizi haydi artık sınıflara falan diye. O zaman Allam derdim ne saçma iş yapıyor bunlar. Zaten gidicem senin demenle mi hoffff :S 

Fakat insan örtmen olunca çok değişiyormuş bilög. Zira artık nöbet tuttuğum okulumda en sinir olduğum öğrenci modeliymişim ben zamanında. Teneffüsten sonra sınıfa girmeyen, arkadaşlarıyla koridorlarda kakari kikiri yapan hanımkızlarmış meğersem en sinir olasılasıcalar. Sana öyle saçma 'görev' ler veriyorlar ki... Bunların darbe döneminden kaldığına eminim. NÖBET nedir ya hu... Hatta o kadar mühim ki sen nöbetteyken 35 sınıf ileride bir öğrenci bir diğerinin kafasına kırarsa tüm sorumluluk sende. Ne saçma, ne anlamsız... Bence bizim yaşadığımız en büyük problem öğrenciye kendi sorumluluğunu vermemek. Sorumluluğu başkalarında tutmak.

Aklımda her zaman şu fikir olmuştur benim; öğretmen sınıfa girdiğinde ayağa kalkmak, öğrenci için safi eziyetten başka bir şey değildir. Fakat öyle bir keşmekeşle karşılaşıyorsun ki zaman zaman resmen öğrencilerden 'hazır ol' da durmasını bekliyorsun. Stand up bakalım, be quite, good morning everybody, good morning madam, how are you today, fine thanks and you, fine thank you sit down please ritüelini yapmaktan kendimi alamıyorum. Şu 'good morning teacher' ın 'teacher' kısmını' madam' a çevirene kadar okulcak göbeğimizi çatlattık. 

Okulda boş bir sınıfa geçen sene gözümü dikmiştim dil sınıfı yapmak için. Bu sene gittim bir baktım; bırak boş sınıfı kütüphane bile sınıfa çevrilmiş. 

İnsanın en büyük hayal kırıklığı çabalarının karşılığını alamamak artık bundan eminim. Sınıftan çıktığımda içim çok rahat ayrılıyorum, yapabileceğimi yapıyorum, herkes o gün için sorduğum sorulara cevap verebilecek duruma geliyor. Fakat bu coğrafyada, tüm öğrencilerin okuldan sonra işe gidiyorsa, tekrar etme fırsatları ellerinde yoksa öğretmenlik hem zor hem de seni tatmin etmiyor be okur. 

Lan geçen dönem o kadar aktivite yaptık, o kadar materyallerle have got/ has got öğrettim çaktırmadan bu sene yok yok yok. Benim moral sıffır sıffır sıffır.

Ya ben çok duygusalım ya da gerçekten çabalarımın ve bu kadar yorulmamın karşılığında sayılı öğrenciden dönüt alabilmek direncimi kırıyor.

Kendimi sorgulamadan duramıyorum. Yeterli miyim, neyi eksik yapıyorum diye. Hadi ben böyleyim, hadi çok kötü bir öğretmenim neden peki tüm derslerdeki bu başarısızlığın sebebi?

Özgür bırakılmaya alışmamış öğrencileri kendi başlarına bıraktığınızda kafesten salınmış vahşi bir hayvana dönmeleri bizim suçumuz, gereksiz kafeslerin varlığı onları özgürleştiklerinde çılgına döndürüyor. Okul kapısını açık tutsan en fazla bir hafta sokaktan bahçeye girmezler. Fakat sen o kapıları hiç kapatmamış olsaydın eğer kimse bahçeden ayrılıp kuru sokağa çıkmazdı. Sen okulda kavga etmek yasak demeseydin, kavga bu kadar cazip olmazdı. 

Derste öğrenci sus pus olacak, herkes yerinde oturacak düşüncesinden tiksiniyorum. Dersimde öğrencilerimle yeri geldiğinde dans ediyoruz. Grup etkinlikleri yapıyoruz. Şimdi kim bana şunu söyleyebilir 10 yaşındaki bir çocuğa hiç alışkın olmadığı bir etkinlik yaptırırken nasıl sus diyebilirim, ne kadar öncesinde kurallar koyulmuş olsa da o heyecanı nasıl söndürmeye çalışabilirim! Sadece zamanla alışmasını bekleyebilirim.  

Ve en nefret ettiğim şey biz böyle etkinlikler yaparken bir öğretmenin gelip 'SINIFTA ÖĞRETMEN YOK SANDIM' demesi. O an suratımdaki tüm gülümsemeyle 'hayır hocam bakın etkinlik yapıyoruz' diye cevap veriyorum. Desene lan yiyosa g.t herif desene 'BİRAZ SESSİZ OLUN' diye! Döve döve aptallaştırdığın öğrenciler benim dersimde coşuyor, şımarıyor. Bırak çocuk özgür olsun; böyle böyle öğrenecek sessizce etkinliğe katılmayı. Alıştıkça durgunlaşacak coşkunluğu. 2 kez kudurur 3 kez kudurur 4. de nasıl davranacağını o da öğrenir.

Öğretmenlerden nefret ediyorum. Şuanda meb'de çalışıyor olmak beni çok yoruyor ve mutsuzum.

Şuraya oradan buradan aklıma geldikçe sıraladım. Ama her yeni gün bana şevk vereceğine beni mesleğimden soğutuyor. Yakında ayaklarım geri geri gidecek diye korkuyorum. 

Bir çok ataması yapılmamış öğretmenin benden nefret edeceğini düşünüyorum. İşe başlamışsın hala ne konuşuyorsun diyeceklerini düşünüyorum. Fakat genç öğretmenlerin bir çok 'çokyıllık' öğretmenden de boş olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. 

3 vakte kadar beni başka bir yerde görebilirsiniz.

Sadece düşünüyorum...
Ne yapsam ne yapsam... 

11 Eylül 2012

Ayva göbeğime gurbaney





Yüzüne Urfa vurmuş dedi.

Kim vurmuuuş? diye sordum.
Urfa Urfa, diye yineledi.
O ne demek ki şimdi dedim. Urfa'nın vurduğu yerde kebap biter benim bildiğim. Ayrıca kimsenin yüzüme vurduğu falan da yok. Yoksa Urfa sana iyi koymuş, ağzın burnun yamulmuş mu demek istedi diye düşündüm.
Güzelleşmişsin yani, dedi.
Bu cümleyi duyan her insan varlığı gibi ağzımı yaya yaya sağ ol, aslında bi şey de değişmedi ama, diyerek yarı alçak gönüllülük yaptım.

Uzattığı dürmükten büyük bir ısırık alarak kebabın tadını çıkardım.
Patlıcanlı kebap dediğin dünyadaki en büyük nimetlerden biri, diye geçirdim içimden. Bostanaya kaşık salladım ve göbeğime baktım.
O da nesiydi, giderek büyüyen bir çığ gibiydi. Şaka lan. O kadar da değil. Bir cm göbek vardı. Ama olsundu; bir Adriana Lima'nın vücuduna sahip olmak kolay değildi. Gerçi Adriana'yı getirsek o da o dürmüğü mideye indirmekten kaçınmazdı. Fakat bilirsin kimimiz elimizden yağları akıta akıta yemeyi tercih ederken kimileri "bıçak alabilir miyim lütfen" der.

Çok yiyince "pilates topu alalım" dedim sessizce ev arkadaşımın kulağına eğilip. Her yeni yetme kadının yapacağı ilk hareketi yapmıştım. Pilates topu alınca sanki göbek kendiliğinden gidiyordu. Para verdik, ayıp olmasın diye 1-2 gün üzerinde debelenip bir kenara atacaktım nasılsa. Ebru Şallı'nın nefes verişleri kulağımda çınladıkça terlemeye başladım birden. Tüm kaloriler kendiliğinden yanıyordu. Aman Allah'ım işte asıl yol buymuştu! Asıl düşünmem gereken o nefes veriş sesimiş! Birden 'EVREKA' diye bağırdım. 

Şükran teyze "kızım ne diysen, anlamadım. Dürmük mü istiysen" dedi. 
Derdimi anlatamazdım ona fakat bir dürmüğü daha mideme indirebilirdim. 

Not: pilates topu aldım, ayaklarımı uzatması iyi oluyor.

09 Eylül 2012

SALAK

İhtiyar salaklar da vardır, genç salaklar da

ihtiyarlar yalnız biraz daha akıllıdır.