12 Eylül 2010

Ayaklara özgürlük ve havadarlık diliyorum


Yaz günü büyük bir problem bence ayakkabı. Eğer terlik sevmiyorsanız bir de. Ya da ayakların çok biçimsiz olması durumu da söz konusu olabiliyor. Bir arkadaşım ciddi anlamda terlik giymemeli ki kendisi de bu gerçeği bilerek hareket etmekte.

Hanım kızlarımızın yazlak olarak gittikleri yerlerde çizme giymeleri enteresan bir o kadar da abesle iştigal ilişkisi yaşamakta ki bana göre çizme diye adlandırılan bir şeyin yazlık olarak kullanılması gibi bir şey söz konusu dahi olmaz. Sıcak memleketlerde bacağın ikiye katlanan diz kapağı arkası bölümünden aşağı akan terleri düşünürsek bu çizmenin içinin su dolması muhtemel olduğundan bence naylon olması en münasip materyaldir ki içindeki haznede su birikebilsin.

Terlik konusunda kadınlar kadar erkeklerin de problem yaşadığını düşünüyorum ki erkekler yazlık kıyafet olarak her tarza uygun kıyafetler giyemiyor ya da hoş karşılanmıyorlar. Takım elbise giyme alışkanlığı olan erler ne tarz yazlık kıyafet giysin ki o oscar ayakkabılardan o kunduralardan kurtulabilsinler. Kundura tarzı sandaletler halk arasında genel anlamda artı puan kazanamadı. Belirli bir kesimin gözdesi olup içinde çorapla kullanılması da kısa süreli oldu.

Her bir kıyafetin belirli bir kitleye ve alım gücüne hitap etmesi apayrı bir konu bana göre. Genelin GÜZELi bağlamındaysa felsefeye baş vurmak sonuç vermemiştir. Feylesof kişiler bununla ilgili farklı görüşler ve genel geçer kurallara ulaşma konusunda elbet bir çıkar yol bulamamışlar.

Şimdi bana görelere gelip kendi görecemden bakıyorum meseleye.

Ciddi anlamda moda takipçisi olduğumu falan söyleyemem ama popüleriteye gizli bir hoşlanmazlık belirtisi gösteriyorum. Zaten alış verişte yaşadığım zorluklardan bahsetmiştim.

Kadınların sandalet ve terlik konusunda ne olursa olsun erkeklerden şanslı olduğunu düşünüyorum çünkü hemen her giyim tarzına hitap eden ayakkabı ve terllik tarzı var. Öyle ki kadınlar için çizme bile üretilmiş-yaz günü için-. Bir de dönüp oğlanlara neler yapmışlar bakalım.

Mavi siyah çizgili terlik var senelerdir. Asla kurtulamadığımız bir model. Ancak deniz şortu ve beyaz atletle tamamlandığında bir anlam ifade eden o güzide model..

Plastik parmak arası terliklerin sadece şortun altına giyilemsi taraftarıyım. Kot pantolun altına giyildiğinde ve parmak içleri pislikle doluysa eğer iğrenç bir görüntü oluşmakta.

Mantar tabanlı bıdı bıdılar da elbet baba terliğidir bana göre. İki kalın biritli sanki küçük numarası üretilmezmiş gibi 45 numara gibi falannımsı mış fış.

Bakınız benim ilk aklıma gelenler bunlar. Sandalet olarak spor tarzda askeri yeşil ya da kahveli tonlarda olan ayakkabılarsa çok çok küçük bir kitleye hitap ediyor ve de her kıyafetle giyilmesi oldukça güç.

Kadınlarda durum böyle mi? Kesinlikle hayır. Sandaletin de sporu da şıkı da, terliğin de, babetin de, onun da bunun da… Her ortamda her yere uygun olanı üretilmiş. Kadınların zaaflarına oynamış üreticiler. Er kişiler de sıcakta terlemekle kalmışlar. Sonra erkeklerde ayak kokusu daha fazla. E o kapalı ayakkabılara mahkum adamlar. Gerçi zerafet konusu tartışılır 45 numara ayakta şık bir erkek sandaleti nasıl olur acep? Bunu bilemem. Belki de buna hazır değiliz henüz. Bir gün rugan, bol biritli şık bir sandalet giymiş adamı görücez bence. Fakat bu görüntüye hazır olmayı umuyorum o zaman.

Ne olursa olsun ayaklar önemlidir. Onları sevmek onlara özen göstermek gerekir. Kadınlar kadar erkekler de bu konuya özen göstermeli. Tarlada çalışan kadınlardan bahsetmiyorum tabi ki. Ne yapabilir çiftçi kadınım mahvolmuş ayaklarına. Oralardan dem vurmamak lazım.

Erkek cinsine gelince uyarım şudur ki ayaklarınızı her gün yıkayınız. Günde bir kere yıka ayakları bir yerde!! Ne olursun, ne olursun…


foto:deviantart

01 Eylül 2010

I kissed a girl and i liked it -Bir rüyanın bilinmezliği





Kadınların kadınları erkeklerinse erkekleri daha iyi anladığı çok çok önemli bir konu var bana göre.
Dokunmak.
Kadınların dokunulduğunda hoşlandıkları noktaları kadınlar erkeklere göre daha iyi bilebilir çok kez.Kadınları hatmetmiş adamlardan bahsetmiyorum burada. Erkeklerde de durum aynı. Bu durumda lezbiyen ve gay ilişkilerin daha doyuma ulaştırıcı olduğundan bahsedebilir miyiz? Bİlmiyorum ama ben size bir anımı anlatayım şimdi.

Mulholland Drive adlı filmi izleyenler bilir. Orada lezbiyen ilişkiler, kıskançlık ve bilinç altı gibi konulara güzelce parmak basılmış. İşte ben bu filmi izlediğim günün sabahında Ellen Degeneres show'u izlemiştim. Bİliyorsunuzdur belki kendisi lezbiyen. Tabi bu lezbiyeni sıfat olarak kullanmak ne kadar doğru bilmiyorum. Herneyse onun programında o gün bir yardım kampanyasından ve bu kampanya dahilinde her bir konuk öpmesinin bin dolar gibi bir getirisi olduğundan bahsetti. Bu bölüme de "I kissed a guest" adı verilmiş. Ben de bunu düşünerek I kissed a girl adlı şarkıda Ellen'ı düşündüm bir müddet. Aynı günün akşamı Mulholland Drive'ı izledim ve ardından film üzerine uzunca bir araştırma yaptım. Oyuncu isimlerini de yazardım ama unuttum tabi ki:)
Sonuç olarak tüm günümü iki kadının cinsel ve günlük ilişkisini düşünerek geçirdim.

Gece yatarken de aklımda bunlar vardı ve ruyamda bir kızla öpüştüğümü gördüm. Bu esnada arkada I kissed a girl çalıyordu. Aklımdan da oha hakketen kızla öpüşmek güzelmiş lafları geçiyordu. Aynı zamanda filmde gülüp duran bilinç altı ögeleri her yandan gülüyordu. Enteresan bir ruya idi. Sonra kendimi sorguladım acaba kadın cinsine karşı ilgim mi var diye. Yokmuş.
Bilinçaltım bence çok etkilenmiş.

Etrafımda böyle ruyasında lezbiyen ilişki yaşayan var mı diye küçük çapta bir araştırma yaptım. Sorduğum 3 kişiden 5i yaşamış. Meğersem herkes gizliyormuş. Ben de leeen dün ruyamda noldu biliyo musun diye anlatıp durmuştum oysa ki.

Ben ince laftan sözden pek anlamıyorum. Eğer homoseksüel olan arkadaşlara dokunur bi yanı olduysa içimde hiç kötü niyet yok bilesiniz.

Ama şunu merak ediyorum ki acaba heteroseksüel erkekler ruyalarında hiç homoseksüel ilişki yaşıyor mu? Bunun sadece bilinçaltıyla alakalı olduğunu söylemek doğru mu?

Bu konuda benim şahsi fikri de arzulamakla ilgili. Eğer günlük hayatta bir kadını arzulamıyorsam ya da bir erkek başka bir erkeği bundan söz edilemez. Bunu bir de homoseksüellere sormak gerek sanırım.

Şimdilik hoşçakalınız efendim.


Peki ya siz ...

resim: deviantart

21 Ağustos 2010

İsmin ne dedim söyleyiverdi Mahmut Mahmut- unuturum ki ben bunu


Zihnim genelde aşırı uyarılmıştır. Çevrede görsel ya da işitsel tüm ögelere aynı derecede dikkat etmek istemem ya da konuşurken bir yazıya gözümün takılması beni zaman zaman duraksatır. Konuşmam yavaşlar ya da kesilir sonra son söylediğim söze odaklanmaya çalışarak cümlemi tekrar kurmaya başlarım ki bence bu durum karşımdaki için can sıkıcı bir durum. Karşımdaki için ne kadar can sıkıcıysa aslında benim için de bir o kadar hatta daha fazla can sıkıcı. Aşırı uyarılmışlık durumu benim için uyaran düzeyinde değil kendi algılarımın aşırı açık olması düzeyinde. Günlük hayatta gördüğüm, duyduğum, kokusunu aldığım iyi ya da kötü her şeyden etkilenebilirim dikkatimi bir yerde toplama konusunda sıkıntılıyım. Bununla beraber bu durumun hafızamı da etkilediğini düşünüyorum.
Unutkanlığımın sebeplerinden biri de etraftaki bana göre aşırı dikkat dağıtıcı ögeler. Bunlar olduğu sürece konuşmalarım zaman zaman yarım kalıyor ve ne diyeceğimi unutuyorum ya da o ortamda bulunan insanların isimleri görüntülerinin gerisinde kalıyor. Önemli olan yüz yapısı ve yüzünün şekli oluyor. İyi bir gözlemci olduğumu söyleyebilirim uzun zaman kimsenin fark etmediği ve birisinde var olan aşırı mimiği 10. dakikada fark edebilirim.
Unutkanlık deyince bir de şu unuttuğum aktör ve de aktrist isimlerine gelelim. Bu konuda ciddi anlamda havalı olan insanlar vardır. Şu filmin şurasında şu adamın şu sözü var ya diye başlayan cool cümleler kuran insanlar vardır ki bu insanlar sporcu ya da şarkıcı ya da sanatçı herhangi birinin ismini hafızalarına kazıyarak uygun ortamda gün yüzüne çıkarırlar. Bırakın holivudu benim arkadaşlarımın ismini hatırlamam bile benim için bir mucize olabilir.
Kitap okurken sevdiğim cümleleri not ederim başka türlü hatırlamam mümkün değil.
Eğer bir aktörden bahsedeceksem de söze şöyle başlıyorum:
Hani bi gemi batıyodu neydi o film?
HAh Titanik. İşte ordaki adam oynuyo yeni filmde.
Başlangıç mı?
hıh evet işte ondaki.
Leonardo'yu diyosun?
hı evet Leonardo.
Orda Ricky Martin dese de benim için bi manası yok çünkü o sadece benim gözümde o filmden karelerle var. İsimleri hafızada tutmayla ilgili bir çok öneri dinledim. Kişiyle ismini bağdaştır gibi. Bu konuda oldukça iyiyimdir. İngilizce kelimeleri aklımda tutmak için sıkça uyguladığım bir yöntem hımm deneyelim bakalım. İsim neydi? Burak.
Burak evet. Burak. Bu rak. Rakçı değil. Bur ak. Yüzün ak değil. Demek ne rakçı ne beyaz. Burak. Tamam. Fakat bu yöntem sadece günü kurtarır benim için. uzun süreli hafızamda yer etmesi için ya çokça görmem ya da önemli insanlar arasına koymam gerek.
Fİlmlerin ismini genelde hatırlasam da oyuncular ve yönetmenler uçup gider aklımdan.
Bir filmden bahsederken "evet 76 yapımı bir bidi bidi kardeşler filmi. Oyuncu kadrosu açısından oldukça zengin. Dönemin önemli isimlerinden Stratosfer Mançiyani baş rolde" gibi konuşmayı ne denli cool ve havalı bulsam da benim için pek de bir anlam ifade etmeyen bir sohbet olarak devam eder -çok film izleyip cahil kalmak benimki-. Küçük bir kızken dahi Salsa, hey girl falan alıp oradaki dönem ünlülerine aşık olan yaşıtlarımın söylediği isimler benim için bir şey ifade etmiyordu. Küçüklüğüm ünlü bir isme aşık olmadan gayet mazbut bir şekilde geçti anlayacağınız.
Şimdi dikkat eksikliğinden nerelere geldi konu.
Sosyalleşmek adına elime holivud listesi alıp ezberleyem mi yani?
İsim bağdaştırayım diye sus pus olup kızarem mi?
Ne kadar nefret etsem de sanırım öğretmen olunca sırana isim yaz çocuum diyen bir tip olucam.
Yok mu bir hal çare doktör?

15 Ağustos 2010

Who's your daddy




Yeni tanıştığım insanlara karşı tencereye yeni atılmış domates gibiyimdir kabukları soyulmuş -içi dışı bir- fakat sert. Azcık ısı görünce hemen yumuşuyorum. İşte bundandır ki dışardan çok soğuk görünüyosun ay ne de sıcakmışsın meğersem lafları bende hiçbir etki yapmamakta.

Seksen yaşına geldiğinde çılgın babaanne olma isteği duyan kaç hanım kızımız var bakim?

Öğretmenlik yapanların iyi program sunucuları olacağına inanıyorum. Sınıfta zaten sürekli bir gruba hitap ediyorsun, kadın programı sunucusu misalisin öğrencileri uyanık tutmalı espri yeteneğini kullanmalı mayışanların dikkatini çekmelisin. Şimdi seni oradan alıp kamera karşısına koysak nolur? Kişi sayısı artar o kadar.

Çamaşır asarken mandallarda renk uyumu olması taraftarıyım hatta bu konuda biraz takıntılıyım.

Winamp' ımın teması The Simpsons ve Homer şeytan kılığında elinde marakas sallamakta. İnsanın zaman zaman ağlayası gelir de o zaman dur şu şarkıyı açayım der ya işte o zaman ben bu aileyi görüyorum Homer'ı görüyorum. Dudaklarımın arasından bir pfss gülücüğü savurarak içli şarkımı açıyorum. Pek hoş...

FM (frequency modulation) Tatlıses fm' i siz düşünün gayrı.

İlkokula başladığım ilk gün ilk teneffüs zilini okulun bitiş zili sanmış çantamı sırtıma takmış eve gitmek için okulun çıkış kapısına doğru yol alırken 5 e giden bir abla bana durumu anlatmış beni sınıfıma geri yollamıştı. O zaman ilkokul ortaokul vardı. Sonra kaça gidiyordum bilmem ilköğretim 8 sene oldu.

Nem var ya nem. Ah o nem...

Peki senin nen var kuzum?

Julia London - My heart belongs to daddy çalmaktadır.

Who's your daddy:deviantart

12 Ağustos 2010

Thoughts o' mine



Falım sakızın laciverti gibisi yoktur. Kocamandır bi kere ağız doldurur. Yalnızken çatır çutur çatlata patlata çiğnenir. Ama bakınız ne diyorum YALNIZ çiğnenmelidir. Yanınızda biri varken çiğnemeyin çok fena sesler çok fena can sıkıcı durumlar ortaya çıkabilir.

Sürekli aynı mekana gitmekten sıkılmayan insanlar vardır. Hatta orası onların evi gibi olsun isterler tanıdık yüzler oldun gidince "vay ağbi nağber" muhabbeti yapsınlar falan. Oranın müdavimleriyle de selamlaşırlar hatta. Bu durum bir süre iyi gider bana göre ama bir süreden sonra sıkıcı bir hal alır. Oradan başka bir yere gidince oraya ihanet etmişsin gibi gelir. Ya da başka bir yere gideceksen ve önünden geçmen gerekiyorsa ister istemez bir saklanma moduna girersin. İşte bu yüzden 4 yıl önce bu alışkanlığımı bırakmış bulunuyorum. Değişik yerler yeni yüzler artık benim politikam.

Hayatında yenilikler isteyen kişileri anlayabiliyorum. Zaman zaman herkeste olan bi durum bu ama ben hayatımda yenilik isterken her şeyiyle yeni bir hayat istemeye başlıyorum. Yeni insanlar yeni yeni yeni bi ton bir sürü bir şey sadece sabit kişiler olsun, en sevdiklerim geride kalan her şey gitsin. Bu yüzden yeni şehirler ve yeni başlangıçlar korkutmuyor beni. Umarım seneye bambaşka bir şehirde bambaşka bir hayata başlayacağım.

Durup durup kendime şarkı armağan ediyorum. Hastalıklı bünyem dakikadan dakikaya tarzı ve hızı değişen şarkılar getiriyor aklıma.

Sevgilimin kulağına söylemek üzere şarkı listesi yapıyorum zaman zaman. Bazıları romantik bazıları seksi bazıları cidden komik ama anlamlı oluyor. En sevdiğim o direksiyondayken arabada çalan şarkıyı bağıra bağıra söylememiz. Bağırırken sesim ne kadar berbatsa o kadar gülüyoruz, sonra susayıp su alırız muhtemelen.

Eğer uzun süreli ilişkiniz varsa bunun üzerine çokça yorum yapan olur. Benim de 4,5 yıllık uzun bir ilişkim var. Burada neredeyse hiç anlatmasam da. Bunun üzerine de elbette çokça laf söyleniyor. Bu yorumlar genelde olumsuz oluyor. Sıkılmadınız mı pef ne kötü evli gibi vs. Bu yorumları bizi tanımazlıklarına bağlayıp bir konuşma yapıp sonlandırıyorum.

Blog yazma konusunda gün geçtikçe yeteneksizleşmekte, körelmekte, sıkıcı olmaya başlamaktayım. Farkındayım ve de hep sıcaktan bunlar diye suçu havaya, suya falan atıp sıyırırım belki.

Şu anda orijinali Guns'n Roses a ait olan sweet child O'mine dinlemekteyim. (Taken by trees)
Aaaa dur ekliyim. Aaa ben bundan başlık da yaparım ki..



28 Temmuz 2010

YALANCI olabilirim

Son zamanlarda canım sürekli yalan söylemek istiyor. Herkesi kandırmak ne kadar da kolay. Bugünlerde bana güvenmeyin bence?!'^+%&+

24 Temmuz 2010

Ev tatili vs. Her şey dahil manyaklığı


Bi süredir çalışmaktayım. otel otel gezmekteyim.

Tatil anlayışım 5 yıldızlı über büyük tatil köylerini içermediği için ben fazlasıyla sıkılıyorum bu işten. Havuz, deniz, sınırsız ye iç çöp ot bok modundaki tatilleri sevmiyorum.
Bana bi hamak vereceksin, temiz hava, huzur, sükunet yaşlı tatili benim sevdiğim. Yanında sevdiceğin de varsa ne ala..

Otellerdeki insan profili genelde aynı bastım parayı aha buraya sıçıyorum şimdi şeklinde. Irk ayrımı yapmak da caiz bana artık. Öyle böyle değil faşik falan oldum. Fransa, Rusya, İsrail, Irak, Arabistan, Almanya , İngiltere......... farklı coğrafya farklı kişilikler ve kültürler yok anam kaldıramam ben öyle burnu havada cevap vermekten uzak ökkeşleri.

Otelde çalışıyosun her şeyden yararlanıyosun yiyip içiyosun ama bacağını alcak vaktin yok ha lost adasındasın ha tatil köyü hiçbi şey farketmiyo yani. Sabah bi gidiyosun gece 2de eve dönüyosun.

Velhasıl kelam sevgili bilogırlar. Tatil dedikleri şey bence tatil değil yani. O ne ya içinde 15 milyon mikroplu havuzda yüzmeceler deli gibi 8kilo yemek yemeceler 42 çeşit meyveyi tatma isteği. Bunun adı her şey dahil manyaklığı ve bence bu psikolojik ve incelenmesi gereken bir süreç.

1 gün tatil yarın yine işe gidicem. Tatilde de kıl yol, oje sür ne biçim tatil lan bu! Tatilde evde durmak?? Oh beee!!

foto:deviantart